6 Aralık 2010 Pazartesi

Papağan yetiştiricisi,Vailate




Eşim annesine Noel'de papağan almayı düşündü çünkü kayınpeder maalesef yatalak ve ikide bir kayınvalideyi çağırıyor ve kafası da tam yerinde değil.Papağan ikisine de arkadaş olur ve biraz da konuşur diye hayal kurdu.Eylül ayında bu konuyu Vailate'de oturan yakın dostlarımızla konuşurken bize resmen evlerine beş dakika mesafede çok özel ve büyük bir papağan yetiştiricisi olduğunu söylediler.Pazar günü hem onlarda güzel bir öğlen yemeği yedik hem de papağan bakmaya gittik.
Hava çok soğuktu bu yemyeşil bitki ve ağaç dolu yeri baharda ve yazın dolaşmak lazım.Dona dona gezdik ama iki saat kalmışız çünkü çok ilginç bir mekandı.Yazmaya değer doğrusu.Belki Türkiye'de papağan meraklısı birileri okur ve almak için taaa Italya'ya gelirler.Burası İtalya'da tek ve sanırım benzeri Avrupa'da da yok.Cremona şehrine bağlı Vailate kasabasında olan bu yerin internet sitesi  şu.Ama yeterli açıklama yok bence.Papağan cinsleri sitelerinde yazılı ama buranın güzelliğini ve özelliğini anlamak için gezmek lazım.Yukarıdaki fotoğraftaki gibi kafes ve kapalı konteyner gibi şeylerin içinde olan kafesler içinde yaklaşık 500 adet papağan var.
Bay Antonio burayı 30 sene evvel kurmuş.Herşeyi kendi başına yapmış.Önce birkaç papağan ile başlamış.Yıllar içinde bu sayıya ulaşmış. Şubat Mart ayında özel yuvalar hazırlanıyor ve papağanlar yumurtluyor sonra bu yumurtalar özel yerlerde bekletiliyor ve Mart sonu itibarı ile iki ay içinde yavrular birer birer doğuyor. Şimdi sadece fotoğraflarını görebildik ama baharda tekrar gitmek istiyoruz. Bizi davet etti konuşa konuşa ahbap olduk zaten arkadaşımızı da iyi tanıyor. Baharda bize yavruları gösterecek.Nasıl minik nasıl farklılar fotoğraflarda. Bay Antonio hepsi ile kendi ilgileniyor ve kendi eli ile besliyor.Yavrular yumurtadan çıktığı zamanlar da  yerinden gün boyunca en fazla iki saat ayrılabiliyor. Ben 'size yardım edecek birini niye yetiştirmediniz'diye sordum.Bana' yılların tecrübesi gerekiyor ve hatalar yapılarak iş öğreniliyor ve öyle kolay öğretilebilecek bir iş değil.Öğretsem ve bir eleman alsam o tatil isteyecek veya Pazar çalışmayacak ve ben yine burada olmak zorundayım' dedi. Oğlu zaten bu işle ilgilenmiyor ama zaten ne oğlunun ne de 6 yaşındaki kızının bu işi yapmasını istemiyor. Küçük kız papağanlar ile büyümüş ve arkadaş gibi (aşağıdaki fotoğrafta göreceksiniz) ama baba analadığım kadarı ile bu işe kendisi gibi hayatını feda etsin istemiyor.Ben yapabildiğim kadar yaparım sonra bu çiftlik benimle biter dedi.Ben üzüldüm ama hak da verdim. Bay Antonio buraya hayatını adamış ve çoğu zaman özel zevklerinden ve tatilden vazgeçmiş.Çok emek isteyen ve zor bir uğraş. 50000 euroluk papağan da var 6000 euro lukta. Genelde bu çok özel olanların dışında fiyatlar 800 euro ile 1800 euro arasında. Papağan sahibi olmakta kolay değil çünkü dikkatli bakım ve ilgi isteyen bir hayvan. Apartman dairesine bu kuşu alıp serbest bıraktığın anlarda evi kırıp dökmesi riski var yer darsa. Soğuğa dayanıklı oldukları için ideali geniş bir kafes içinde bahçede tutmak ve istediğinde genişce bir oda da salıp oynamak ve sevmek. Yakalanmış değil yetiştirme oldukları için o kadar evcil ki bu papağanlar! İnsanlara çok alışkınlar yani elinizde tutup sevip,öpebilirsiniz. Bol fotoğraf ve video çektim. Hepsini yazının sonunda koyuyorum ki sizlerde bakarken dolaşırmış gibi olun. Kafasında ibiği olanlar cacatua adında olanlar.Bunların  Italya'daki ilk örneği  burada doğmuş.Avustralya orijinli ve tanesi altıbin euro olanlar bunlar.Gri olanlar ise cenerino dedikleri, bunlar 1000 kelimeye kadar hafızalarında tuttukları için konuşma konusunda en becerikli olanlar ama' her papağan konuşur uğrşılırsa' dedi Bay Antonio.Bu cenerino cinsleri objeleri tanıyor ve birbirinden ayırıyorlar ses ile.
Biz papağan almaktan vazgeçtik çünkü uğraşmak lazım ve kayınvalidemin buna zamanı yok.Bayağı gürültü de yapıyorlar ve geniş mekanlar gerekiyor evlerde ve arada kafesten çıkarmak lazım ve tabii en önemlisi yüz sene filan yaşıyorlar...Kayınvalidemden sonra kim bakacak:) Gezmek çok keyifliydi. Türk alıcılar için sordum.Sanırım Cites sertifikasını yaptırdıktan sonra alan  papağanı Türkiye'ye götürebiliyor.Hadi iyi dolaşmalar size!!



 




 



22 Kasım 2010 Pazartesi

Suskunlar, Ihsan Oktay Anar

Bu yazarın kitaplarını yutarak okuyorum. İlk üç kitabı sonrasında yedi sene ara verdi ve Amat'ı yazdı. Şimdi ona başlayacağım ama önce son kitabı Suskunlar'ı okudum. Bu masal kitabı gibi olup ama felsefik özellikler taşıyan eser beni o zamanların İstanbul'una ve musiki ustalarının yaşamlarına götürdü. Sonunu meraklar bekleyerek o kadar detaylı anlatım ve değişik karaktere rağmen ara vermeden ve sıkılmadan okudum. Her boş bulduğum anımda hemen kitabı elime alıp o dünyaya dönmek istedim. İşte İhsan Oktay Anar bunu başarıyor.Okuyucu herşeyden soyutlanıyor ve o döneme gidiyor.Nadiren arka arkaya aynı yazarın eserini okurum. Ama hemen kalyonların ve Osmanlı gemicilerinin öyküsünü anlatan Amat'a başlayacağım.
Bu kitap hakkında yorum yazmak kolay değil.Radikalde zamanında yazılmış bu yazı iyi ve detaylı bir şekilde yorumluyor ve anlatıyor.Hem bu yazı hem başka gördüğüm yorumlarda yazarın bizi İstanbul'da dolaştırıyor olduğunu söylemiş.Gerçekten öyle.Her yazdığı tanımda sanki resim çiziyor.Yani sadece İstanbul sokakları değil,bir kişi veya mekanı anlatırken de öyle.Hüseyin Efendi'nin musiki sevenlerin takıldığı kahvesini okurken sanki oradaymışsınız gibi ya da Rafael karakterini ve evini anlatırken o iğrençliği içinize kadar hissediyorsunuz.Okursanız göreceksiniz.O zaman limana yanaşan gemi tiplerini öyle bir anlatıyor ki sanki o devirde İstanbul'a gelmiş bunları görmüş bir tüccar.Daha birçok örnek verebiliriz.Alıntı vermiyorum sayfalar tutar hepsi.Bu arada konusuna rağmen çok ironi var.Baktım bunu link verdiğim yazıyı yazan da fark etmiş.Artık okuyup keşfetmesi size kalmış.Mesela birtanesi:
Gelgelelim zindancıların bazıları yufka yürekli olurdu.Ezkaza mahpuslardan biri tahliye edilecek olsa,huylunun huyundan dünya durdukça vazgeçmeyeceğini bilen zindancıbaşı,obna hayırdua ederek,'Allah güle güle gitmek selametle dönmek nasip eylesin!' der,mahpus da ona,'Gidip de dönmemek var dönüp de bulmamak var! Haydi! İzzeti-ü ikbal ile!' diye cevap verdikten sonra çıkarken,zindacının biri,selametle gidip gelmesi muradıya arkasından bir kova su dökerdi.

Kitapta bulunan güzel sözlerden biri ile yazımı bitireyim

Ne var ki,korku yüreksiz bir insanın nefreti,nefret de cesur bir insanın korkusu olduğundan mıdır,..

Karalahana Dolması

Pazartesi ve belim ağrıyor. Ama buna rağmen birkaç satır yazayım dedim. Öncelikle geçen Pazar karalahana dolması yaptım ve güzel oldu. Burada tarifi yazmıyorum ama ben şu tarifi kullandım. Zaten internette var istemediğin kadar tarif. Yazmak istedim ki okuyan annem ve dostlar şaşırsın. Hiçte zor değilmiş. Şimdi ben çocukken yemeklerimizi yapan daha önce bahsettiğim Giritli Zeynep Hanım teyzenin yaptığı ebegümeci dolmasını deneyeceğim. Italyan adı malva ama burada yenmiyor. Manavım hemen arkada olan apartman bloklarının ortasındakı parkta dolu olduğunu söyledi.Gidip toplamam lazım.Bu arada oğlum beşinci kırık notunu getirdi. Yemek denemelerini bırakıp onunla ilgilenmem lazım. Bakalım araya sıkıştırırsam yaparım.Ama önce parktan ot çalmam lazım!!
Bu arada bayağı yaprak arttı.Ertesi gün yerelması haşladım ve sonra biraz yapraklar ile de pişirdim. Süper sağlıklı ve hafif oldu. Bu aralar balkabağı ile de denemek isterim.Beyaz lahana ile zeytinyağlı dolma da yapacaklarım arasında. Ama en değişik deneme külür yani anasonlu ekmek ile olacak.Onun tarifini bloga da yazacağım merak etmeyin.

16 Kasım 2010 Salı

Blogum iki yaşına bastı ...

Bugün bayramın ilk günü. Ben her zamanki gibi Türkiye'de değilim. Neyse sanırım 2012 yazında Ramazan Bayramı benim Ağustos tatiline denk gelecek ve o zaman şöyle keyifli bir bayram yaşayacağım inşallah. Çocuklarımda sadece Noel değil bayram havası da yaşasın istiyorum. Artık büyüdüler daha iyi anlarlar. El öpüp para hediyesi de aldıklarını anlattım onlara:) Noel gibi ama biraz farklı tabii.
Bugün ayrıca blogum iki yaşına bastı.İyiki açtım şu blogu. Bugün sonunda becerdim ve üye ol seçeneğini de koydum. İsteyen okurların  ben yazdığımda hemen haberleri olacak bu sayede.Vaktim hep kısıtlı, hergün yazamıyorum ama beni takip edenlerin hergün kontrol etmek yerine, bir yazı yazdığım an mail ile haberdar olma seçeneğine sahip olmaları önemli. İkinci adım formatta türkçe ve italyaca veya ingilizce seçeneklerini koymak. Ama bunu becerdikten sonra İngilizce ya da İtalyanca yazmaya başlamam  gerekiyor ya da iki dili birden...
Bugün yine kızımın resimleri var elimde,bari onlarla kutlama yapayım..
Bizi çizmiş evlendiğimiz gün
Ona göre bir kuş

ona göre bir buket,kurdelenin gözleri var

15 Kasım 2010 Pazartesi

Şehrin Aynaları,Elif Şafak

Bu kitabı aslında çabuk bitirdim, karışık ve zorlayıcı bir eser gibi görünmesine rağmen.Yazarın en sevdiğim kitaplarından biri olmayacak ama bu yazarı sevdiğim için okuduğuma memnunum. Sadece Elif Şafak'ın dili kullanma kabiliyetini birkez daha takdir etmek için okunur. Ama ilk defa bir eserini okuyacaksanız bununla başlamayın derim. 1600 yıllarının İspanyası ve engizisyon. Hıristıyan olmayanların korkuları ve onlara yapılanlar. Zaten çok da mutlu olmayan bir çift ve onlar ile çevrelerinde olanların engizisyon ile beraber mahvolması. Roman kahramanlarının hayatlarının gelip Istanbul'da ve oradaki başka hayatlar ile kaynaşması ve son bulması. Bazı okuyucular birbirine fazla benzeyen ve birçok isimden biraz karışmışlar. Belki senelerdir Italya'da yaşayıp latin isimlerine alışkın olmam bana yardımcı oldu. Bu beni hiç rahatsız etmedi. Zaman zaman bazı üstü kapalı ifadelerde yazarın ne demek istediğini anlamakta güçlük çektim. Elif Şafak'ın her yazdığını okumak isterim diyorsanız tavsiye ederim. Benim için her kitabın bir değeri vardır. En sevdiğim kitaplar arasında olmayacak ama bu kitapta da çok hoş sözler vardı ve birkaçını aşağıda veriyorum. En azından biraz tadını almanız için.

'Beatriz'in yüzünde,toprak altında yaşayan ve ancak güneşin gözleri kamaştıracak kadar yakıcı ve parlak olduğu saatlerde dışarı çıkan kıskançlık böceğinin gölgesini yakalamıştı.'

'Geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralardan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. Aksi takdirde acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan'

'Her zaman olduğu gibi,her ikisi de,konuşulmaması gerekeni konuşmak yerine konuşulması gerekeni konuşmamayı yeğlediler.'

'gayet iyi biliyordu ki, hüzün denilen şey tıpkı siyah, dalgalı saçlarının arasına nasılsa yerleşivermiş beyaz bir saç teline benziyordu. hüzün kopardıkça çoğalıyor, çoğaldıkça arsızlaşıyordu'




9 Kasım 2010 Salı

Ekmek dolması

Bu yemek bana hep çocukluğumu hatırlatır ama işin enteresan yanı çok nadir yeme fırsatına sahip oldum. Öyle çok sık yapılmazdı ve yanlış hatırlamıyorsam anneannemin yaptığı bir yemekti ve annem ara ara bize yemek yapmaya gelen Giritli Zeynep Hanım teyzemize yaptırırdı. Ona herhalde kendi öğretmişti. Zaten o teyze muhteşem yemek yapardı. Ne severdim Zeynep Hanım teyzemi. Ebegümeci dolması ve pazılı kol böreğinin tadı ve kokusu hala aklımda. Okuldan gelip tepsideki ılık kol böreklerini atıştırmak en büyük zevklerimden biriydi.
Ekmek dolmasını unutmadım ve ara ara anneme 'lütfen bir kere pişir çok özledim' dedim. Ama nerde?? Annem yemek yapmayı sevmez. Pişirdimi çok lezzetli olur yaptıkları ama öyle pek hevesli değildir. Beni hep 'aman olmaz şimdi onun özel ekmeği var ve her fırın satmaz' diye geçiştirdi.
Ben kime çekmişim acaba? Bende bütün gün işte çalışıp sonra her akşam evde gelip alel acele yemek hazırlamak zorunda olsam sıkılırdım. Çoçuklar allahtan dadının evinde yiyorlar. Eşim ve ben akşamları az yiyoruz. Salata veya meyva yanında bazen bir balık veya et. O kadar. Özel yemeklerimi ya misafirler için ya da haftasonu yapıyorum. Ben aşk ve özenle yavaş yavaş yemek yapmayı seviyorum. Ama içimde bu istek ve ilgi var. O yüzden anneme çekmemişim. Tabii burada olmamın etkisi büyük. Özlediğim ev yemeklerinin çoğunu yazın Alaçatı'da Yusuf usta'da yediğim için yazın hiç yemek pişirmiyorum. Ama Milano'da bu mümkün değil. Ondan kendim için artık pişirmeye başladım. Ayrıca burada vaktim var. Hayatımız burada yazın Türkiye'de tatilde olduğumuz zamana göre çok daha sakin:) Bence eğer kişinin içinde yemek pişirmeye karşı ilgi ve istek varsa ve zamanı bolsa; keyifle acele etmeden ve tariflere bakarak her yemeği yapabilir. Bloga yazmadım ama iki ayrı yemek daveti verdim İtalyanlara. Birinde karnıyarık ve tel şehriyeli pilav yaptım. İlk kez karnıyarık pişirdim ve muhteşem oldu. Diğerinde 20 adet top patlıcan közledim. Hem patlıcan ezme hem yoğurtlu patlıcan ezme ve gulash'ın yanına beğendi yaptım. Dayanamayıp mücver de ekledim menüye. Hepsi çok lezzetli oldu ve benim için bir ilkti. İtalyanların kestane pişirmek için kullandıkları delikli tavayı közleme için kullanıyorum ve harika oluyor. Tüm ezmelerde nefis köz tadı vardı. Fırında yapınca köz tadı olmuyordu çünkü. Yıllar evvel denemiştim bir defa.
Çoçuklarımda büyüdü ondan herhalde daha da çok yemek pişirmeye sardım. Hergün değil ama ara ara her istediğim ve özlediğim tarifi deneyeceğim. Eşim ve çocuklarım zeytinyağlı sebze yemeklerini yemezler ama ben kendim için yapacağım. Geçen gün zeytinyağlı yerelması yaptım. Nasıl özlemişim. Tavsiye ederim. Çok da yararlı bir sebze. İki sene önce burada çok iyi bir manav keşfettim. Böyle özel sebzeleri o buluyor. Italyanca adı topinambur ve burada pek yenmez. Bir kere de haşlayıp üzerine zeytinyağı döküp yemek istiyorum.
Neyse dönelim ekmek dolmasına. Aile geleneklerini de sürdürmek önemli. Nitekim sadece teyzemin yaptığı anasonlu ekmek külürü de pişirmeyi deneyeceğim en kısa zamanda. Ekmek dolması meğer Ödemiş ve Tire'nin yemeği imiş. Şimdi anladım o zamanlar anlattığımda niye İzmirli arkadaşlarım bilmezlerdi. Anneannem dedemin ilk tayinlerinden birinde Tire'de banka müdürü olması nedeniyle orada bayağı bir süre yaşadıkları için öğrenmiş demekki. Ödemiş ve Tire'deki fırınlarda bu dolma için özel ekmek satılırmış ve hala satılıyordur. İzmir'de sanmıyorum. Ama ben annem gibi bahane bulmadım.Milano'nun dışındaki küçük bir kasabada olan evime yakın bir fırında bulduğum değişik tahıl ve ayçiçekli yuvarlak ekmeği aldım ve dün akşam denedim. Sonuç gayet iyi. Maalesef ekmeğin altı çok yumuşadı. Çünkü daha siyah ve sert bir ekmek lazım. Bulur bulmaz onunla da deneyeceğim. Belki Milano merkezde bulurum. Bu akşam ayran yapıp yiyeceğim. Yaşasın önemli olan becermiş olmam. Ekmek altı biraz yumuşak ama ilk deneme için süper.. İşte size tarif. Üşenmeyin ve deneyin.
Yeni aldığım şef ya da aşçıların kullandığı %99 aluminyum tenceremi de ilk defa denedim. Italya'da tüm iyi restoranların mutfaklarında bu tencereler ile yemek pişirilir. Önemli olan yemeği içinde fazla tutmamak yoksa bu tip tencerelerde pişen yemekler hem daha lezzetli oluyor hemde çelik tencerede olduğu gibi ısı kaybetmiyorsunuz. İyice profesyonelleşiyorum dermişim!! Yalnız bu sefer fotoğraflar çok kötü. Acele iphone ile çektim. Oynatmışım elimi yoksa iphone'da iyi çeker.


1 adet orta boy yuvarlak ekmek

(ekmeği almaya Tire veya Ödemiş'e gitmeye gerek yok ama sertçe siyah köy ekmeği olmalı bence)

250 gr kıyma
2 adet orta veya büyük baş soğan
3.4 yemek kaşık tereyağı
1 demet maydanoz
1 yemek kaşığı biber salçası
tuz,karabiber

Önce ekmeği üzerinden kapak açar gibi fotoğraftaki gibi kesiyoruz.Ekmeği bir iki gün bayatlatıp kullanmak tariflerde tavsiye ediliyor,içini rahat boşaltmak için.İç kısmını elimizle tamamen oyarak boşaltıyoruz. Çıkardığımız ekmek içini ufalayıp bir kenarda bekletiyoruz. Diğer tarafta bir tencerede yağı eritip çok ince kıyılmış soğanları tuz ilavesi ile sararıncaya kadar kavuruyoruz.Ardından üzerine kıymayı ilave edip suyunu çekene kadar pişiriyoruz.Bu arada salça ve karabiberi de ilave edip ve en son ince kıyılmış maydonozu da katıp ocağın altını kapatıyoruz. Sonra ekmek içlerini bu harca karıştırıyoruz ve boş ekmeğin içini doldurup kapağını kapatıyoruz. Eritilmiş tereyağı ile ekmeğin her tarafını yağlıyoruz. Genişce bir tencerenin altına iki çatal koyup ekmeği üstüne oturtuyoruz. Sonra 3 bardak kadar su koyup önce orta sonra kısık ateşte su kendini çekene kadar pişiriyoruz. Yaklaşık 35 dakika.. Biraz dinlendirip yanında yoğurt veya ayranla afiyetle yiyoruz.

Ben altına bu yazdığım tarifteki gibi çatal koydum ve 4 bardak su koydum. Ekmeğin altı yumuşak oldu. Bir dahaki sefere siyah ekmek bulacağım ve daha bayatlatacağım. Benim ekmek 3 gün torbada beklediği için yumuşaktı hala. Pişerken hemen yumuşuyor çünkü. Bence daha bayat olmalı ilk başta ekmek. Alt suyunu da az koyacağım. Sonra eklerim yetmezse. Çatal yerine anneannem gibi dal koyacağım. Dün koruya gidip kuru dal toplamaya üşendim. Bugün yine ekmek dolması diye internette bakınırken bir yeni tarif gözüme çarptı. Alta sırf kuru nohut koyuyor ve ekmeği onun üzerine oturtuyorlar. Akıllı tarif hem sonra nohut da yenir. Bunu da deneyebilirim. Ekmek, su ve pişirme ayarları deneye deneye oturur bence.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Resim sergisi

Küçük kızım her gün bana resim yapıyor. Bana çok düşkün ve umarım bu hep böyle devam eder. Resim yapıyor ve bana verirken 'seni çok seviyorum ondan yapıyorum' diyor. Bu yıl ilkokula başladı. Pek mutlu. Ödevlerini hemen yapıyor. Umarım bu istek ve ilgi de hep böyle devam eder:) Yaptığı resimlerin hepsini saklamama imkan yok diye işte arada böyle bloga koyacağım demiştim. Şöyle sergi gibi bugun birkaç adet koyayım bari. Hayalgücü de çok iyi.
Anneanne'nin evinde yemek yerken


Ben oğlum ve kendisi.. Büyükten küçüğe:)

Ölen köpeğimiz

BEN ve kızım
Mary Poppins 'bu aralar yine o kitabı okuyorum kızıma'
Kadın hayalet :) fiyonk tokalı
Pony

26 Ekim 2010 Salı

Çöplük , Şebnem İşigüzel

Çok sevdiğim bir arkadaşımla 2009 yılının Ağustos ayında çöp ve çöplüklerde bulunan eski veya antika eşyalardan ; çöplerin sakladığı sırlardan bahsederken(Bit Palas'ı yeni okuduğumu ve çok beğendiğimi ona söylemiştim) kendisi bana o zaman Şebnem İşigüzel'in kitabını okumamı önerdi. Hemen kitabı Alaçatı'daki kitapçıma ısmarladım ve Milano'ya gelirken yanımda getirdim. Ama ancak bir yıl sonra okuyabildim. Ben bilhassa Türkçe kitapları hemen almayı seviyorum. Sonra nasılsa sıraları geliyor ve okuyorum.Türkiye'ye zaten çok sık gidemiyorum ve gittikçe kitap topluyorum. İleride Türkçe kitapları da digital olarak Ipad'ime yükleyince artık Türkiye'ye gitmeme bile gerek kalmayacak. Ama diyorum bu rüya için iki üç yıl beklemek lazım. Neyse bende bu kitabın yazarı gibi konudan uzaklaştım ve bir laf başka bir lafı açtı ve yazıverdim. Ama bu benim huyum. O yüzden Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ı daha da çok seviyorum. Şebnem İşigüzel'de aynı. Detaycı ve bazen bir şey anlatırken başka detaylara dalıveriyor.Benden önce geçen kış Milano'ya gelen annem okudu kitabı. 'Ay bu kitap korkunç, ay çok sinir bozucu' dedi dedi durdu.
Öncelikle hemen söylemek isterim benim için şahane bir kitaptı.Roman kahramanları her ne kadar yazarın hayal gücünün ürünleri olsalarda ;eminim benzerleri bu dünyada yaşıyorlar. Çöplükler ve orada yaşananlar da bence gerçek hayatta oluyor. Bu güzel olduğu kadar aynı zamanda korkunç olan dünyamızdaki gerçekleri ve yaşanan dramları,sevgisizlikleri ve kötülükleri çok sağlam ve acımasız bir dil ile yüzümüze çarpıyor yazar.Kitabı okurken iğreniyor,üzülüyor,korkuyorsun ve zaman zaman kanın çekiliyor sanki ve dehşete düşüyorsun. Bütün bunlara rağmen elinden bırakamıyorsun. O detaylı ve gerçekçi anlatımlarla iyice seni kendine çekiyor.
Her zamanki gibi konuyu anlatmıyorum. Okuyacak olanın keyfini bozmak istemem. Birkaç değişik hayat anlatılıyor ve karakterler bir şekilde normal hayatlarında çıkıp çöplüğe düşmüş insanlar ve devamlı bir 'flashback' var.En hoşuma giden taraf yazar ara ara okuyucu ile konuşuyor. Daha doğrusu kendi kendine konuşur gibi. 'Okuyucu şimdi merakla bekliyor' veya 'şimdi şu karakterin akibetini anlatabilirim ama sonra diğer karakterin ruh halini bozar ' gibi cümleler. Sanki yazma olayının nasıl şaşırtıcı ve değişken olabileceğini ve bilhassa hayal gücünü kullanarak yazılan romanlarda yazarın bir anda hikayenin akışını nasıl da değiştirebileceğini bu tip laflar ile gösteriyor. Şöyle yazsam şu olurdu ve böyle sonuçlanırdı demek ister gibi.Beni büyüledi bu. Yazının gücünü bir kere daha hissettim.Nitekim kitabın sonunda bizi bekleyen süpriz röportajların sayesinde son bir daha yazılıyor. Belki konusu yüzünden içacıcı bir kitap değil ama ben bitirdiğimde içim açıldı çünkü benim zevkime hitap eden çok iyi eser okuduğumu hissettim. Ve hemen aynı yazarın 'Şarmaşık' adlı bir önceki kitabını almak istedim. İşin enteresan yanı Çöplük'te sık sık bu kitaba gönderme yapılıyor ve merak ediyorsun ama ben yazarı sevdim esas ondan hemen almak istedim.

1 Ekim 2010 Cuma

Çok uzaklarda bir yaz,Mehmet Açar

Mehmet Açar'ın tüm kitaplarını okudum ama sadece bu sonuncuyu yazmak kısmet oluyor çünkü blogum olmadan önce okuduğum kitapları yazmıyorum. Benim için özel bir yeri olan, çok sevdiğim biridir Mehmet. Yazarını şahsen tanıdığın bir kitabı okumanın zevki de ayrı oluyor tabii. Mehmet ilk defa bir aşk romanı yazdı ama bu kitabında sadece aşkı anlattığını söyleyemeyiz. Ben 1969 doğumlu ve seksenli yılların meşhur depolitize nesilindenim. Nitekim kitapta bahsediyor. Ayrıca tabii darbe sonrası solcu gençlerin hali ve Özal hükümetiyle değişen Türkiye'den bahsediliyor. Yaşım yazara göre daha küçük olduğu halde bu devirleri yaşadım ve o zamanlara ait olayları,ülkemin ve insanının durumunu ve İstanbul'u okumak enteresandı. Bunlar güzel anlatılmış. Dil zaten çok akıcı ve hiç sıkılmadan okuyorsunuz.
Şimdi herşey o kadar farklı ki. Ne internet ne cep telefonu iletişimi yokken arkadaşlıklar veya aşklar nasıl yaşanırdı unutmuşuz. Yakın geçmişe doğru güzel bir yolculuk yapıyorsunuz ve bazen nasıl da farklıymış değip,unuttuğunuz şeyleri hatırlayıp gülümsüyorsunuz.
Kitabın kahramanının aşklarını anlatışını okurken; kendi ile hesaplaşmasını izliyor ve mutsuzluğunu çok derin hissediyorsunuz. Çoğu insan gençken mutlu olabileceği fırsatları değerlendirmiyor ve kendini daha tanımadığı ve olgunlaşmadığı için çok yanlış davranışlar içine girebiliyor. Yıllar sonra kaçırdığı fırsatları görüyor veya yaşarken mutluluğunun tadına varamadığı anıları hatırlarken o kaçırdığı mutlulukları arkadan buruk bir yaşıyor. Bunu yazar çok iyi vermiş ve bunu anlatmış aslında bence . Kitabın sonu bana çok dokundu ve romandaki bu kahramana hayal ürünü de olsa çok acıdım. Gerçek hayatta benzerleri çok eminim. Bu kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. Yaşları da genç ise bu kitaptan iyi de bir ders alacaklar eminim.Ben çocukluğumun ve gençliğimin mutluluklarını farkına vararak anında yaşadım ve o yüzen çok memnunum. Geri dönüp düşündüğümde yüzümde bir tebessümle hatırlıyorum..
Kitapta benim üniversitem Boğaziçinden de bahsediyor. Orta kantin ve oraya takılan tiyatrocu ve entellektuel gençler diye bahsederken aklıma geldi. Evet inanılmazdı.. Boğaza bakan güzelim kuzey kampus icinde iki kantin vardı. Biri yerin daha altında olan ve entel kantin. Diğeri ise manzaraya bakan kantin. Oranın adı sosyete kantin bile olabilir bunu tam hatırlamıyorum. Yazara sormalıyım. Ben 4 sene Boğaziçi'de okudum herhalde iki üç defa Orta kantine gitmişimdir. Hem sosyetik hem entel arkadaşlarım vardı.Arada biri laf atardı hadi git entel arkadaşlarının yanına diye ya da diğer taraf hadi git sosyetiklerin yanına diye. O zamanda takmazdım böyle şeylere. Herkesle arkadaştım. Ama o ayrım yani iki kantin ayrımı çok komiğime giderdi. Sol görüşlü ve entel olup giyime önem vermeyen ve önem verenleri boş bulan tipler de komiğime giderdi. Her zaman derin bilgiye sahip olmasam da daha sol görüşlü oldum ama bu hiçbir zaman modaya düşkün olup sevmemi engellemedi. Zamanında bütçem daha dardı ama her zaman iyi giyinmeyi ve iyi yerlerde gezmeyi sevdim. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama çok alaka. Bunu yazmak içimden geldi aniden. Nitekim solcuların çelişkileri de çok iyi anlatılmış romanda. Umarım artık bu zamanda canım üniversitemde kantin ayrımı yoktur. Ne saçma ve ilkelmiş...

21 Eylül 2010 Salı

Eat Pray Love , Elizabeth Gilbert

Celta kursu aşamasında okumaya ara vermiştim. Kursa hazırlanmak için ve kurs süresince hep ders kitabı okudum. Ağustos ayında tatildeyken sadece dergi okudum. Beyin dinlendirmesi olarak. Eylül ayında döner dönmez Ipad'ime sarıldım. Tabii İtalyanların italyan IBook Store hazırlamaları için aylarca hatta yıllarca bekleme riski olduğunu bildiğim için hemen ikinci iyi e reader olan Amazon Kindle application'ı yükledim. Çok akıllı bir hareket ile Apple için application hazırlamışlar. Bu şekilde satışları ve populariteleri düşmeyecek. Hemen ilk digital kitabım olarak Eat Pray Love' ı aldım. Yeniden okumaya çok keyifli bir kitap ile başladığımı söyleyebilirim. Tabii İngilizce okuduğum için daha zevk aldım. Türkçe okuyup pek beğenmeyenler olduğunu duydum.

Ben çok beğendim. Eat olan ve İtalya'da geçen kısım bana çok hitap etti. Milano'da yaşamama rağmen Roma'da yaşamayı tercih ederdim. Renkli,her zaman güneşli,son derece tarihi ve güzel bir şehir bence. Bu şehri interrail seyehatimde görmüş ama anlayamamışım. Seneler evvel ikinci defa eşimle görünce aşık oldum ve kendisine dönüp' uff sen niye Milano yerine Roma'da doğmadın? dedim. Tabii romanın kahramanının tavsiye ettiği dondurmacıya gidilecek ve Napoli'de gittiği pizzacı Michele'de çok tipik ve meşhur. Ona da gitmedim hemen notumu aldım. Bir gün başka şekilde güzel olan Napoli şehrine dönersem gideceğim.
İtalyanlar üzerine yazarin Barzini'den aldığı çok hoş bir görüş var. Bence çok doğru. Okuyunca sonunda bende bazı sorularımın cevabını sonunda aldım. Aynen burada veriyorum ama tabii İngilizce olarak.
"Italians will tolerate hideously incompetent generals,presidents,tyrants,professors,bureaucrats,journalists and captains of industry,but will never tolerate incompetent "opera singers,conductors,ballerinas,courtesans,actors,film directors,cooks,tailors...In a world of disorder and disaster and fraud,sometimes only beauty can be trusted.Only artistic excellence is incorruptible.Pleasure cannot be bargained down.And sometimes the meal is the only currency that is real.'
Roma hakkındakı şu lafı çok hoş :
'I am inspired by the regal self assurance of this town,so grounded and rounded,so amused and monumental,knowıng thet she is held securely in the palm of history. I would like to be like Rome when I am an old lady.'
Pray kısmını da belki de yoga yaptığım için zevkle okudum. Burada da hoş laflar var.
'Yoga is to find union between mind and body,between the individual and her God,between our thoughts and the source of our thoughts,between teacher and student,and even between ourselves and our sometimes hard to bend neighbors.'
veya
'The Yogis,however,say that human discontentment is a simple case of mistaken identity.We're miserable because we think that we are mere individuals,alone with our fears and flaws and resentments and mortality.We wrongly believe that our limited little egos constitute our whole entire nature. We have failed to recognize our deeper divine character.We don't realize that,somewhere within us all,there does exist a supreme Self who is eternally at peace ekle.That supreme Self is our true identity,universal and divine.Before you realize this truth,say the Yogis,you will always be in despair,..'
veya
'As smoking is to lungs,so is resentment to the soul;even one puff of it is bad for you'
Love kısmında ise sadece aşk yoktu. Bali ve oradaki meditasyon metod ve düşünceleri vardı.
Uzun lafın kısası okuduğuma memnunum. Birkaç günde kitap bitti ve birkaç sefer de beni ağlattı. Bakalım filmini de bu kadar beğenecek miyim? Kitaba sadık kalmış diye yazıyorlar ama..
Son alıntı ile yazıyı kapıyorum. Bu pray bölümünden ama söyleyen bir yogi.
'Happiness is the consequence of personal effort. You fight for it,strıve for it,insist upon it,and sometimes even travel around the world looking for it.You have to partecipate relentlessly in the manifestations of your own blessings.And once you have achieved a state of happiness,you must never become lax about maintaining it, you must make a mighty effort to keep swimming upward into that happiness forever,to stay afloat on top of it.If you don't, you will leak away your innate contentment. It's easy enough to pray when you're in distress but continuing to pray even when your crisis has passed is like a sealing process,helping your soul hold tight to its good attainments.!





16 Eylül 2010 Perşembe

Scala'da yine bale...15.09.2010

La Scala'da yine bir bale gösterisine gitmek nasip oldu. Arkadaşım uygun bilet bulmuş. Yakışıklı ve başarılı İtalyan balet Roberto Bolle'ninde bir bölümünde dans ettiği çok hoş bir gösteriydi.
Koreograf Amerikalı
William Forsythe. Çok modern ve dimanik bir gösteriydi. İnanılmaz bir teknik ve dikkat ve titizlik istiyordu. Baletler ve balerinler bunu tam manası ile yerine getirdiler. Ne resim çekebildim ne video. Zaten gösteri sırasında yasak alkış anında da olmadı.

Birazda kendim hatırlayayım diye bu kısa yazıyı koydum. Ben klasik bale seyretmekten daha çok zevk alıyorum ama bu da enteresandı. Ayrıca daha cok balet ve balerin bu sayede dans etmiş oluyor. Çünkü konulu bale gösterilerinde çoğu kalabalığı filan da oynuyor ya da genelde başbalerinler daha çok dans ediyor. Bu tip gösterilerde daha çok sanatçı teknik becerilerini gösterme şansına sahip. Bu kendi nacizane yorumum tabii.

14 Eylül 2010 Salı

12 Eylül, Spotorno'da denize veda


Ani bir karar alıp karşı komşularla günübirlik denize gittik. 1992 yılından beri Italya'da yaşıyorum ve ilk defa böyle birşey yaptım. Tipik bir Italyan Pazar aktivitesi... Biz öyle buz kutuları ve evden getirdiğimiz sandviçlerimizle gitmedik çünkü son anda karar verdik. Eylül ayı her yer daha az kalabalık oluyor ve otobanlarda boş oluyor. Yıllardır bunu yapmamamın sebeplerinden biri Liguria bölgesinin yazın inanılmaz kalabalık olması.

Eylül ayının ikinci haftası hava da muhteşem olunca fırsatı kaçırmadık. İyiki gitmişiz. Deniz ılıktı ve tertemizdi. Bana göre yine çok insan vardı. Ben tabii alışmışım Türkiye'deki rahatlığa..Italyanlar da birde plajda hemen kıyıda ayakta konuşma alışkanlığı var. Sandalyelerimizi Çeşme'deki gibi öyle en öne koyamadık. Sabah yedide yola çıktık ve ikibuçuk saat sonra plajdaydık. Ben boş görünce hemen sandalyemi en öne koydum ama biraz sonra insanlar gelmeye başladı. Daha doğrusu herkes denize girmeyip ayakta halka gruplar oluşturup muhabbet etmeye başladı ve ben sandalyemi alıp kös kös arkaya diğerlerinin ve kıs kıs gülen eşimin yanına geçtim.

Yine de süperdi. En az yedi defa denize girdim. Bol bol yüzdüm. Güneşe ve masmavi gükyüzüne bakarak yaz sezonu ve denize veda ettim.. Ilık denizin içinde dibe dalarak o maviliğin içinden balıkları seyrettim.

Milano Spotorno 258 km az yol değil ama değdi.. Eylül ayında güzel hava da yapılası bir aktivite imiş. Öğlen plaj bardan aldığımız sandviclerimizi de yedik. Aksam dörtbuçuğa kadar yüzdük ve güneşlendik. Tabii sabah dokuzbuçukta varınca erkende kalktık çünkü maalesef Milano dönüş yolunda trafik olacağından emindik.

Sabah kimse yokken çektiğim videoyu da paylaşmak istedim. Huzur verici.


İşte böyle... 18 ve 19 Eylül Franciacorta yöresinde her yıl düzenlenen degustasyon festivaline katılacağım. Bu yöre dünyada çok meşhur.. Üzüm bağları ve tabii Spumante ile. Türkçesi tam olmasa da şampanya diye çevrilebilir. Güzel bir haftasonu olacak ama yazmam uzun sürebilir. Fotoğraflar ve videolar ile dolu bir yazı olacak...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Summer 2010 in Turkey

Uzun zaman aradan sonra sevgili bloguma yaz tatilimi anlatan yazı ile dönüyorum. Temmuz ayı yoğun geçti. Celta kursu çok yoğundu. İzlenimlerimi ingilizce olarak ilk günlerde yazabildim ama sonra hiç zamanım olmadı. Artık Celta qualification almış olarak yazıyorum bu satırları. Yeni bir dünya açıldı bana ve bir sürü yeni ve enteresan şeyler öğrendim. Umarım bu öğrendiklerimi uygulamaya koyma fırsatım olur. Kendi işimi bırakmaya niyetim yok ama haftada birkaç saat bir okulda ders verebilsem süper olur. Tatilden yeni döndüğüm için henüz araştırmalara başlayamadım.

Bloga İngilizce de yazmak istiyorum ama çok daha fazla zamanımı alacak. İleride bu düşüncemi gerçekleştirmek için çaba göstereceğim. Maalesef şu an hazır değilim ve zamanım yok. Neyse güzel Türkçemizle devam edelim..

Celta kursu biter bitmez ertesi gün yani 24 Temmuz günü uçağa binip soluğu Alaçatı'da aldım. Çocuklara kurs süresince annem baktığı için onları da bir aydır görmüyordum. Onlarla kısa hasret giderebildim çünkü akşamında Çiftlikköy'deki arkadaşımın evindeki grup yemeğine katıldım. Kızım haklı olarak arkamdan ağladı. O parti ile başlayan yoğun tempo Ilıca plajında değişik dostlarımla buluşmalar,Gerence körfezindeki ıssız plaj sefaları,Paşalimanı,Ambians,Seaside,Solto,Kum ve Okan's beach keyifleri,Ilica plajinda mehtapta ailece gece denize girme,fırında makarna,karnıyarık ve şehriyeli pilav,külür ziyafetleri,eski lise arkadaşları ile buluşmalar, dışarıda yemek veya bar keyifleri ile devam etti.En son bizim Alaçatı'daki evde bira partisi ile sezonu kapadık.

Bu güzel tatilden birkaç özel resim ve bu sefer daha çok video koyuyorum.Geçen seneye göre yazım kısa oldu ama keyifler aynı.. Bu sene denizden daha fazla keyif aldım çünkü hava çok sıcaktı ve Çeşme az rüzgarlıydı. Dolayısı ile deniz suyu çok sıcaktı. Ilıca hep sıcaktır ama bu sene Altınkum ve Alaçatı taraflarındaki plajlarda da deniz suyu daha ılıktı. Enfesti. Deli gibi denize girdik..

Paşalimanı ağacımız ve mısır artıklarımızı yiyen aç kuşlarımız


Gerence'deki ıssız plajımızda güneş ışıkları








ve rüzgarın oyunlarını ve taşları gösteren videolar






Külür sanırım sadece İzmir'de bizim ailenin yaptığı anasonlu ve sakızlı ekmek ve teyzemin kahvaltı sofrası

Bizim ambians adını verdiğimiz plaj









Seaside bence en iyi "beach club"



Ilıca Plaj son gün bize güzel veda etti ve bu sene çoğunlukla düzdü. Muhteşem bir deniz ve plaj orası...


10 Temmuz 2010 Cumartesi

Celta goes on...I'm through the second week :)

Well here I am!! I wrote the first two days and I stopped. I don't have time!!!!! The course is so
intensive. It really is. The days are the same. Around 7.30 I come home, I eat something with my husband and I start studying and it goes on until one o'clock. I am so tired but I am really happy and and soooo satisfied. I had the "pass" with my first assignment and I don't need to resubmit.This is really uplifting for me since I am not a native speaker of English. On Monday in with the 2nd assignment and we shall start thinking about the 3rd one.In the meantime I keep on teaching. I had my 5th teaching practice last Thursday. I still forget things but we all learn from our mistakes.After our lesson there is feedback from tutors and other trainees. It is so helpful. The trainee group is really nice. We are all friends now. We are on the same ship. I feel that we will always be in touch in the future.
For two weeks we had a group of pre intermediate students. This Monday the group is changing to advanced level!! And I will be teaching! I will have a language lesson through a text which talks about a burglar cat in England who steals womens' underwear... I feel and hope that it will be a nice first lesson with this new group. There were only ladies aged between 45-65 in the other group. In this group there will be some men.We need some change.
I am learning so many things. I am learning to analyse English as well as teaching it. I've always loved this language.Now I love it more than ever....
On Monday I'll take a photo of our group during teaching practice so that I can publish it here.
I'll try to write again. I don't know when but I will definitely...