29 Haziran 2010 Salı

Celta Course,the 2nd day

Another day has passed. It was so intense. We had phonetics lesson and we did language analysis.I taught my first 20' lesson.It went fine.I did a mistake . I didn't check my instructions so the lesson plan didn't work in a perfect way and I had to chat with the students to be able to complete the lesson. This is a normal mistake for the first time. My tutor found my approach warm in class.
I don't think I can write a long post everyday... We have so much to do.They've already given us the first two written assigments and suggested that we should start working on them.
I came home at 19.15 and I had a quick supper and started preparing my second lesson for tomorrow.It will be a 40' lesson and I hope not to make mistakes this time. I am sure that I will remember to check my instructions this time..
We have a class of twelve women. They are between 40 and 60 years old.They come to Ih Milan to learn English and accept us trainees as teachers since they don't pay for the course. They were all very nice to us "inexpert teachers".
So far the experience is really satisfying..
I had to go now. I have to study some other things before going to bed.


28 Haziran 2010 Pazartesi

CELTA Course,the 1st day

Today I started the Celta Course.I've decided to write a diary to remember and share my experiences during the course. So here I am!! The dairy will be in English. This is my first post in English. I've always wanted also in English and this is the right occasion.I hope I will have time to continue doing so in the future. For now the most important thing is to live this experience in the best way and learn as much as I can about teaching.
Last night I couldn't sleep well. I was really excited about the first day. English words and grammatical structures were passing like subtitles from my mind.I arrived at 9 o'clock to Milan and had an espresso at a bar near school while reading the newspaper. Around 9.45 I went up and found the other trainees waiting in the classroom. Luca and Claudio. Both of them are Italian.Luca is from Reggio Emilia and is 30 years old. He is a patent translator and is a head of a internet game. Claudio is 46 and lives in Mottavisconti and teaches English and French at a private school. I was suprised to see male trainees. I don't know why but I have imagined a group of females. I usually had female teachers during high school and university . Maybe that's why I had presumed so. Then came Sara who is English.She's been living in Abbiategrasso for a year. Her boyfriend is Italian. Patrizia and Richard were next to come. Patrizia is 37 and she left her job for to make a drastic change.She was a sales manager and she is from Venice but lives in Milan. She will try this new career as a teacher after this course. Richard is from New Castle, England and he also lives in Milan and it's been already 18 months. He teaches informatics at a private school. Katie is also English and in 2009 she stayed in Ferrara Italy with the Erasmus program. The last trainee other than me is Dion.He was absent today. He is Australian. We are eight trainees and it seems to be an interesting group. I was terrified to find only native speakers and teachers with experience in this course and I am really suprised to meet such different personalities having different backgrounds and experiences. I really felt happy and at ease on my first day. We started talking and getting to know each other right away.
Our main course tutor is Siabhra Woods.She is Irish and lives in Verona.She introduced the course and gave an overview. Then she handed out sheets. On the sheets there were two facts about each of us. We stood up and asked each other questions trying to guess who is who?? This is called mingling activity and is ideal for the first day. Usually when adapted to learners , the studenst are split in to pairs and have to guess together and then check by asking questions to others.
Later Siabhra assigned us letters and gave us a TP teaching practice timetable. My letter is B and I will be teaching for 20 minutes tomorrow.Being B, I am the second trainee to teach tomorrow.I am excited but not so frightened for now.The day after tomorrow I will be teaching for 40 minutes!! Siabhra told us to jump in and enjoy.We'll see what will happen tomorrow. She gave us inputs. I will be teaching by listening activity. I have to write four important numbers on the blackboard and say facts about that number. The students will listen and write and then talk. I'll give more details about my and others trainees' first lesson tomorrow.
We had a long lunch break.We went to a bar nearby. Sara who is the only one who doesn't speak good Italian went shopping so we spoke Italian. I do not prefer so but for the first day I guess everyone wanted it.
At 2 o'clock we had our first Irish lesson.Irish is completely different from English.The oral and the written forms are so different from each other. It was suprising and overwhelming. In this way we felt how a learner feels on the first day of course when he or she does not know a word of that language.
At 3 o'clock Cristina Cattaneo the second course tutor took over and we talked about classroom management such as the importance of the voice of the teacher,the gestures,actual management of the classroom,using the students names,grading of speech etc.
Well I have to go now. I have to prepare for my first lesson and organize and type my course notes.I am very happy to live this "scolastic adventure" at this age like my new trainee friend Claudio says.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Ponzone 01.02.05.2010 Yoga stajı

Bu yazıyı yazmak uzun sürecek ve kafamı toparlayamıyorum.Milano'ya döndüğümden beri o kadar çok yapacak şey var ki!! Keşke Ponzone'de o ruh haliyle, sadece bu yazıyı yazmak için,bir gün daha kalabilseydim.Kaldığımız evin patika yoluna bakarak, oradaki veranda da oturup yazabilseydim.Ya da şöyle başımı çevirip evin hemen karşısındaki nefes kesen manzaraya bakarak kalemime hayat verseydim.Ama yağmurlu Milano'dan yazmak zorundayım.

1 Mayıs sabahı saat altı gibi üç arkadaşımı evlerinden aldımve diğerleri ile yolda buluştuk.Saat dokuzbuçuk gibi Ponzone'ye varmıştık. İki sene önceki Ponzone stajında da aynı bed&breakfast'da kalmıştık. Burası yoga hocamızın arkadaşının. Sadece üç odası var.En üstte ayrı bölümde ise kendi evi var.Bu bayan Milano'yu bırakıp buralara yerleşmiş ve bu iş ile geçimini sağlıyor.

Çok huzurlu ve aynı zamanda çok şeker bir yer.Hemen odalara yerleştik sonra mutfaktaki kare masaya oturup kahvaltı ettik. Ardından hocamız bize içinde bulunduğumuz dönemi anlatan bir konuşma yaptı. 1 Mayıs'ın zaten celtik bayramı Beltaine'ın kutlandığı gün olduğunu ve bu dönemin bahar ekinoksu ile yaz gündönümünü arasındaki orta noktada dolunay olduğu zamana denk geldiğini açıkladı. Bu kutlamalarda ateşlerin yakıldığını ve baharın gelişi ve tabiatın canlamasının kutlandığını anlatınca ben hemen çocukluğumun en sevdiğim bayramlarından Hıdırellez'i hatırladım. Biz de ateşler yakar ve üstünden atlardık ve dileklerimizi dualar ile gül ağacının altına koyardık.Annem hala her sene 5 Mayıs gecesi bizi de düşünerek bu işi yapar.Hıdırellez'de bahar ve yazın gelişini kutlar.Bunu hemen arkadaşlarıma anlattım. Zaten tüm dünyadaki kültürler birbirine benziyor.Neyse hocamız staj için bilhassa bu haftasonunu seçtiğini söyledi.'Bu dönem yenilenme ve değişim zamanı, yaratıcılığımızı gösterme ve kışın tasarladıklarımızı harekete geçirme zamanı' dedi.Bu sözler bizi çok etkiledi çünkü hepimizin aklında olan bu idi aslında.Bu başlangıcın ardından yavaş yavaş hemen evin önünden korulara doğru aşagı indik.
Temiz havayı içimize çekerek ve doğayı gözlemleyerek az konuşarak,
daha aşağılarda düz bir alana varana kadar yürüdük. Şansımıza hava parçalı bulutlu idi ve hiç yağmur yağmadı. Güneşte arada yüzünü gösteriyordu.

Sonunda yerimize geldik ve orada klasik asanaları yaptık. Her taraf yemyeşildi ve çok keyifli idi.

Fotoğrafını koyduğum yukarıdaki tepeye bizi çıkarmadan önce hocamız çıplak ayaklarla küçük derenin yanındaki çamurda yürümemizi ve onu hissetmemizi söyledi. Sonra da buz gibi suya ayaklarımızı soktu. Acıya dayanıklılığı sıfır olan ben fena acı çektim. Ama soktum ayaklarımı ve taşların üstünde azıcık yürüdüm. Ardından kulaklarımıza tıpa tıkadık ve yukarı tırmandık ve sonra kızılderili yürüyüşü olan çember halinde arka arkaya yürüdük ve ona ait olan yeri beğenen hisseden oturdu. Ayakta sadece hoca kalana kadar bu çember yürüyüş devam etti. Sonra hocamızın önceden verdiği talimatlara göre dokunma duyumuzu geliştiren bir egzersiz yaptık. Kırda yerde oturup tıkalı kulaklar sayesinde dışarıda gelen hiçbir sesi duymayıp yavaş yavaş ellerimizi yüzümüzde,göz,burun,kulaklar,saç,başımız,kollarımız,dirsekler kısacası her yanımızda gezdirdik.Kendimize dokunduk.Bir süre sonra hocanın dediği gibi sanki kendi vücudumuza değilde başka vücuda dokunuyormuş gibi düşünüp öyle hissetmeye çalıştık. Çok enteresandı ve ben başardım. Hocamız sıra ile bizi topladı arka arkaya yürüdük.
Öğlen yemeğine eve döndük. B&B sahibi bize çok iştah açıcı bir sofra hazırlamıştı.
Bol salata,tuzlu bir tart,komşusunun yaptığı köy peynirleri ve en son olarakta bol meyve salatası. Temiz havada yürüyüp,tüm sıkıntılar ve sorumlulukları bir kenara atıp yoga yaptıktan sonra tabii pek rahatlamış ve çok acıkmıştık.Salata rengarenkti zaten o ortam ve ışıkta renkler bambaşka geldi bize.

Öğle yemeği sonrası biraz muhabbet ve dinlenmenin ardından yine evin önündeki patikadan korulara indik.Bir süre sonra kendimizi boy boy meşe ağaclarının arasında bulduk. Meşe ağacı,'ingilizce oak tree'güçlü olmayı,cesaret ve çalışkanlığı simgeliyor yüzyıllardır.Bach çiçek tedavilerinde meşe ağacı özü kendine çok sorumluluk alanlardan bu yükü hafifletmek için kullanılıyormuş her ne kadar meşe ağacı katır gibi çalışmayı simgelese de.Bayağı bir süre meşe korusunda ağaclar ile bütünleşerek ve etraftaki çiceklere bakarak yürüdük.Çok etkileyici bir ortam vardı.Ne zaman hocamızla koru veya ormana gelsek kesin özel şeyler yapıyoruz.Bu tip yerler çok enerji barındırıyor.




Yoga yazılarımda az söz çok duygu ve bol fotoğraf oluyor.Hislerimi, gördüklerimi yazım kadar çektiğim görüntüler verebiliyor. Şehirde sokakta yürürken gözümüze çarpan vitrinler,insanlar,binalar ve arabalar oluyor ama doğanın sunduğu güzellikler bambaşka.
Nerde göreceksin şehirde vahşi orkideyi veya tanımadığın yabani başka çiçekleri?





Sonunda ağaçların arasında bulduğumuz bir düzlükte oturduk ve nefes
alarak hazmetme egzersizinin ardından karaciğere etki yapan bir tanesini yaptık.Sonra tüm çakraları geçerek zamanlı ve saymalı nefes alma egzersizleri yaptık.En son oturan aslan hareketini yaptık. Bundan önceki yazıda bahsettim mi hatırlamıyorum. Yogaya ilk başladığım yıllarda bu hareket çok zor geliyordu bana. Dizlerinin üstüne oturuyor ve ellerini dizlerine koyuyorsun sonra derin bir nefes alıp tamamen göğsünü hava ile dolduruyorsun.Ardından gözlerini çarpıtarak burnunun üstüne bakıyorsun ve tüm gücünle nefesini ha diye bağırarak dışarı veriyorsun ve dilini sonuna kadar çıkartırken aynı zamanda ellerini sanki pençeymiş gibi gererek açıyorsun. Bu hareketi ilk yaptığımız yıllarda hocamız'içinizdeki tüm negatif enerji ve duyguları,kızgınlıkları bu şekilde atıyorsunuz.Onları dışarı verdiğinizi düşünün ve daha rahat becerirsiniz ' derdi.Nitekim hepimiz çekinerek yapardık ama hareketin amacı bu duygulardan arınmaktı. Bu sefer bende diğer arkadaşlarda sinirlerimizi,öfkemizi boşaltmadık ve çok daha farklı yaptık bu hareketi ve ardından gülmek isteyen oldu, benim gibi acayip huzur hisseden oldu.Hocamız siz çok geliştiniz artık içinizdeki sıkıntıları veya öfkeyi dışarı atmaya ihtiyacınız kalmadı. Siz şimdi pozitif enerjiyi dışarı atıyorsunuz dedi. Doğadaki enerji ile bütünleşiyorsunuz.Ve hemen ardından' herkes dolaşsın ve kendi ağacını seçsin,ona dokunsun,onunla konuşsun ve enerji alıp versin' dedi.Kalktık öyle koruda dolaşmaya başladık. Hangi ağaç bizi enerjisi ile çekti ise onu şeçtik ve önünde durduk. Ben ayağa kalkıp arkamı döner dönmez ötede ağacımı gördüm ve yanına gittim. Nedense hemen beni çekiverdi. Dibinden ikiye ayrılıyordu.

Ağacın yanına gelince ellerimi üzerine koydum ve doğal olarak alnımı da yaslamak geldi.Bunu yapar yapmaz içimden birşey çıktı ve ağaca girdi. Bunu o kadar net hissettim ki!! Artık beyinin gücü mü gerçekten benim enerjim mi bilemem. Ben enerjimin ve ruhumun bütünleştiğine inanmayı tercih ediyorum yoga yapan biri olarak. Resmen kendimi ağacın içinde hissettim. Yavaş yavaş rüzgarla bir sallanıyordum ve garç gırç tarzı sesler duyuyordum.Hani teknede tahtaya urgan ip değer ya o sese benziyordu. Ağaç ben olmuştum.İnanılmaz duygulandım.Ara ara beynimin rasyonel tarafı yok senin hayalgücün bu diyordu.Şimdi normale dönersin diyordu ama ağaçım beni bırakmadı.Bayağı bir süre öyle kaldım. Ayaklarım sanki kökmüş gibi toprağın derinliklerine girdi.Başım serinde yukarıda öyle sallanıyordum. Kendimi canlı,enerji, dolu hissettim ve aşırı duygulandım ve biraz korktum.Sonra sanki ağaç bana yeter dedi,bıraktım ve hocamın yanına koştum.Ona yaşadığım bu güzel tecrübeyi aktarırken gözyaşlarımı tutamadım.Onun da gözleri nemlenmişti.Daire halinde yine oturduk herkes geri dönünce ve tek tek hislerimizi paylaştık.Sonra yavaş yavaş yürüyerek eve döndük.
Yemek öncesi herkes biraz dinlendi.Ben Ipod ile güzel bir playlist koyup kendimi müzik eşliğinde hayallere bıraktım.Müzik çaldıkça beynimin penceresi sanki videoclip gibi enfes görüntüler gösterdi.Zaman zaman gözlerimden akan gözyaşlarını tutamadım.Üzgün olmadığım halde yoğun duygular ile yüklü olduğum içindi herhalde. Kendi kendimle kaldım bunu çok az yapabiliyorum ve daha sık yapmalıyım. Nefis rahatlamış halde aşağı akşam yemeğine indim.Yemek keyifli idi. Bu sefer makarnayı hak etmiştik ve biraz kırmızı şarabı da. Yemek sonrası sofra toplanınca tahta masanın üstüne hocamız çeşitli boylardaki beyazımsı kristalleri mendilden çıkartıp yaydı. Bunlar bir hafta tuzlu suda sonra da ay ışığında bekledi dedi.Bilmeyenler için yazıyorum bu şekilde kristalin içindeki tüm enerjiler temizlenmiş arınmış oluyor. Bu akşam herkes kendi kristalini programlayacak dedi. Her stajda muhakkak böyle süprizler çıkıyor. 'Bir tane aradan seçip alın ve diğerlerine dokunmayın,kendi kristalinize de her zaman sadece kendiniz dokunun' dedi.Kristallerimizi seçtik.Sonra 'size bir cümle vereceğim, bu soracağınız,isteyeceğiniz şey olacak. Herkesin dileği aynı olması lazım eğer vereceğim cümle gruba uymuyorsa değiştirebiliriz' dedi. Cümleyi Yeteneklerimi tanımak ve onlardan bilincimle en iyi şekilde yararlanmak,istifade etmek, kullanmak olarak Türkçe'ye tercüme edebiliriz. Hepimize hitap etti ve kabul ettik.Bana inanılmaz uydu.Bu yaz Celta ingilizce öğretmenlik sertifikasını almak için yapacağım kurs tamamen bir yenilenme,gelişme ve kullanmadığım yeteneklerimi bilinçle ortaya çıkarma demek.El fenerlerini alıp gece on gibi yine koruya çıktık.Yağmur yine yoktu ama ay pek ortada değildi bulutlar kapamıştı. Biraz yürüdük ve bir düzlükte durduk. Ortaya mum yaktık.Herkes kristalini alsın ve dikkatle baksın bir kapı görene kadar dedi.Hemen ben kristalin içinde kapımı gördüm siyahtı.Tutmak için topuzu yoktu. Bir süre hocamız konuşarak bizi rahatlamaya yönlendirdi. Sonra gözlerinizi kapatın ve kapınızdan kristalin içine girin dedi. Her ne kadar rahatlama konuşmalarında hoca kristaliniz büyüsün filan dedi ise de ben kendim küçülerek girdim içeri sanki.Bir arkadaşa daha öyle olmuş.Neyse içeride duvarlar var hangisine isterseniz cümlenizi yazın dedi.Ben sağda uzun turkuaz mavi yeşil arası duvarlar gördüm ve oraya yazdım. Yazdığım yazı nasıl o an dikkat etmedim. Üç defa üst üste bize yazdırdı. Bu arada komik bir an yaşandı.Kristallerin içine düşünce ile girmeye hazırlanırken bir ses duyduk. Karanlık ve gözlerimiz kapalı. Ben dayanamadım ve gözlerimi konsantrasyonum bozulacak olsa bile açtım. Başkaları da açmışlar sonra anlattılar.Herkes farklı düşünmüş.Kimi geyik zannetmiş kimi takmamış kimi köpek demiş.Ben yaban domuzu zannettim.Halbuki otlarda çıkardığı ses daha hafifti.Bir baktım Bed&Breakfast'ın sahibinin küçük köpeklerinden biri. Geçmişte akşamları çıktığımızda her zaman hocamızın kocaman köpeği gelirdi.Bu sefer yaşlı diye gelmedi ve gündüz bizimle gelen bu küçük köpekte gelmemişti.Kimsenin aklına onun aniden gelebileceği gelmedi.Hocamız hemen '' aaa gino ' dedi bizi yatıştırmak için. Köpek heyecanla daire çizip herkesin yanından bir geçti ve poposunu da mumla yakıp bir bağırış koparttı.Sonra güldük ama o an hepimiz ürktük.Gecenin sonunda 'acaba konsantrasyonumuz bozuldu ve iyi programlamadık mı?' değince hocamız her zamanki yoga felsefesi ile ' Gino oraya durup dururken değil belli bir sebeb ile geldi.Bu akşam onun da görevi buydu dedi.O sizin korkularınızı temsil ediyordu dedi.Haklıydı da. Dört staj yaptım hep gece yürüdüm ve gözüm kapalı meditasyon gevşeme yaptım.Şimdiye kadar hiç korkmamıştım.Birden azıcık sesle yaban domuzunu hayal ettim... Olacak şey mi?? Korkulara paydos dedim. Artık kafamda sadece Gerçekleştirmek istediklerimi azimle ve korkusuzca uygulama ve yeteneklerimle kendime güvenme olacak. Bu özel istekleri kristallere programladık ve eve döndük. Bitki çaylarımızı içerken bu cümleyi bir kağıda yazıp kristal ile beraber kaldırdık. Cümleyi aylar sonra unutmamak aynı anlamı ile tekrar edip hatırlayabilmek için kağıda yazdık. Yalnız kristalin duvarına nasıl yazdıysanız kağıda da öyle yazın dedi hoca.Kimi küçük harf kimi büyük harf yazmış.İşte o zaman farkına vardım ki ben annemin çok beğendiğim ve kendi beceremediğim el yazısı ile yazmışım. 'ay nasıl aynen yazarım dedim ama resmen becerdim ve kağıda yazdım. Benimle aynı okul mezunu annem ve teyzemin el yazıları çok güzeldir çünkü o zamanlar lisede ders görmüşler.Onlara hep özendim ama bizim zamanımızda dersi yoktu ve ben aniden düz yazıya döndüm. Aceleci bir kişiliğe de sahip olduğum için el yazısı zor geldi ve hep hızlı ve okunaksız ve çirkin yazdım. İşin tuhafı Pazartesi sabah oğlum' lütfen herkes gibi düzgün bir imza at,öğretmenlerim inanmıyor senin imzan olduğuna ' dedi.Gözümü kırpmadan ad ve soyadımı yine el yazısı ve annem gibi yazıp imza atıverdim.Artık yazımı değiştirme aşamasına girdim.Kırk yaşından sonra. Duvara isteğimi yazarken bilinçaltımdan kendisi de ingilizce öğretmeni olan annemin yazısını kullanmam da ayrı bir olay tabii.
Sabah yedibuçukta uyandık.Kahve içip hemen burun ve kanal temizliği yaptık.Diğer yazımda anlatmış olabilirim.Küçük çaydanlıklara ılık su doldulup içine tuz konuyor.Sonra bahçede yamacımsı bir yerde doksan derece eğiliyorsunuz.Sonra başınızı tamamen yana çevirip iyice aşağı eğiyorsunuz. Burnunuzun bir deliğine çaydanlıkla suyu boşaltıyorsunuz. Burnun ortası yani iki burun deliği arası açık zaten.Burun geniz tıkalı değilse ve kendinizi sıkmazsanız bir delikten giren su diğerinden çıkıyor. Bir süre su akıttıktan sonra başınızı kaldırıp tüm gücünüzle havayı burundan verip ne varsa çıkartıyorsunuz. Aynı işlemi sonra diğer delikten yapıyorsunuz. Öyle bir açılıyorki burun; her kokuyu duyar hala geliyorsunuz.Burunları tıkalı olanlar sonraki günlerde veya 1-2 saat içinde yavaş yavaş hepsini burunlarından akıtıyorlar.Neyse burun temizliği bitti ve sıra kahvaltıya geldi. Taze ekmek oranın hafif ekşimsi yumuşak peyniri ve ev yapımı reçel. Ev yapımı turtalar,çay,kahve,muhabbet.Kahvaltı sonrası yine yürüyerek başka bir bölgeye gittik. Güneş açmıştı ve hava ısınmıştı. Hafif rüzgar eşliğinde kimsenin olmadığı kırlarda tantra yoga yaptık.Harikaydı. Tabii zaten ancak böyle bir yerde yapılır. En son yoga asana'larının kralı sirsasana hareketini yaptık.Fakat bu sefer bacaklarımızı tepey dik uzatmadık ama çapraz tutup ayak tabanlarımızı birleştirdik.Biraz zordu ama çok zevkliydi. Daha sonra gevşeme yani relaxation yaptık.Bu sefer ben tam konsantre olamadım. Karıncalar rahat bırakmadı ve onlardan kendimi isole edemedim. Hocam bu normal dedi sonrasında. Ne zaman doğadaki tüm canlıları güzel ya da çirkin kabul edene ve onlar ile bir bütün olarak aynı evrende yaşadığımızı algılayana kadar bu problemler rahatsızlıklar çıkacaktır dedi. Yani bacağımda gıdıklayarak yürüyen karıncayı hissetmemezlik edemiyorum.Nasıl nefret ettiğim sivrisinek ve hamamböceğini kabul edip yaşayacağım ben? İkisi de hiçbir işe yarayamayan varlıklar her ne kadar ne bilimadamları ne yogacılar öyle düşünmese de.. Üzerimde böcek veya sineğin yürüyüşünü aldırmaz şekilde seyredip o da evrenin parçası diyeceğim gün gelirse emin olun size yazarım:)) Öğlen yemeği için yine eve döndük.Ardından biraz dinlenip tekrar çıktık.Bu sefer araba ile özel bir mülke gittik.Buranın sahibi 20 yaşında bir çocuk. Torino'lu ama amcası bu bölgede oturuyor.Yaz tatillerinde bu güzel bölgeye gide gele aşık olmuş ve bir sürü borca girerek kendine arazi ve bir konta ait olan çiftlik evi ve müştemalat evini almış.Parası oldukça yavaş yavaş restore edecek ve orada peynir üretip satacak.İleride özel camping ve yemek kursları gibi heyecan veren projeleri var. Peynir üretmek için keçiler gelmeden biz mekanı keşfe gidelim dedik:) O kadar huzur verici bir yer ki. Önce her yeri gezdik ve resimler çektik.




Sonra güzel bir düzlük bulup orada mantra yoga hareketleri yaptık. Mantra başka bir rahatlatıcı yoga dalı diyebilirim. Çıkardığımız sesler beynimizdeki düşünceler veya sıkıntılardan arınmamızı sağlıyor ve bir serbest kalma hissi var ki muhteşem. Uzun uzun burada zaten yoga felsefesine girmiyorum çünkü bu yoga blogu değil.İlgilenen zaten internetten bakar ve okur diyorum. Bu yoğun birliktelik sonucu yine gevşeme seansının ardından staj bir anlamda bitti. Eve dönmeden orada herkes konuştu ve içini döktü. Bunu her staj sonrası yaparız. İki günün bize ne verdiğini, ne hissettirdiğini anlatmak ve paylaşmak isteyen anlatır. Genelde herkes söz alır her staj sonrası. Kimse çekinmez ve içini döker. Bu sefer de öyle oldu. Ben daha da büyüdüğümü gördüm. Hocamız da 'artık hoca ve öğrenci ayrımı kalmadı,çok geliştiniz' dedi. Ayrıca benim bu stajdaki kristaller ile verilen cümle dışında bir de kelimem oldu. O da DINLEMEK. Ben çok girişken ve konuşkan bir kişiliğe sahibim. Ağzım iyi laf yapar ve eğlenceli de konuşurum. Benim gibi kişiler çabucak ilgi odağı oluyorlar ve diğerlerine yer bırakmıyorlar. Bunu bilinçli yapmıyoruz, yapmıyorum ama hep öyle gelişiyor. Bundan sonra daha çok dinlemeliyim. Ben çok arkadaşımın derdini dinledim ve onları konuşturdum.Kast ettiğim bu değil.Bir toplu konuşma da daha sessiz daha kapalı kişiliklerinde ortaya çıkması ve içlerinden geleni söylemeleri ve fikir belirtmeleri için daha sessiz durup geri çekilmeyi onlara şans tanımayı bilmem lazım. Bu dinleme olayı iyi bir öğretmen olmada da çok önemli bir faktör. Öğrenciyi dinlemeyi bilmek lazım ona yardımcı olup yanlışlarını göstermek ya da yeni şeyler öğretmek ya da öğretilenleri uygulamasına izin vermek için. Ve tabii bu arada kendime benzeye girişken öğrencilere zaman verirken onun ölçüsünü bilip daha sessizlere de zaman ayırmayı bilmem lazım. Kendimden örnek alıp hem kendimi hem öğrencileri dengelemem lazım.
Dinlemek derken anlam çok geniş aslında kendi içime daha çok dönüp onu da dinlemeliyim ve doğayı bu evreni dinlemeliyim.
Nerden nereye demi? Ama işte bunun gibi daha ne düşünceler, ne farkedişlerö ne karaktersel büyümeler çıkıyor yoga stajları sonrası.. Tabii bu sefer kendimle kalmak, yalnız olmak ve içime dönmek konusunda bir ileri adım daha attım....


30 Nisan 2010 Cuma

İstediğim oldu:))

Celta öğretmenlik sertifikasını almak için bir kursa gitmek istediğimi yazmıştım.'Blogu İngilizce çalışmak için ihmal edeceğim' demiştim.Nitekim son aylarda yeniden yazmaya başladım ama blogumu bayağı ihmal ettim. Ama geçen Cuma günü yapılan ikinci görüşme ve sınavdan sonra beni kabul ettiklerinin teyidini aldım. Çok ama çok mutluyum. İlk adımı başarı ile attım şimdi sıra Temmuz ayında olacak bu intensive kursu başarı ile tamamlama ve sertifikayı alma da:) Bu da olursa artık Eylül itibarı ile blogumu İngilizce de yazmalıyım. Türkçe ve İngilizce seçeneği veren bloglar var yani dilin üstüne tıklayınca değişiyor. Onu nasıl yapabileceğimi öğrenmem lazım.
Temmuz yoğun geçecek. Çocuklar annemle Türkiye'de olacaklar ve gündemimde sadece İngilizce ve onu öğretmeyi öğrenme,bol okuma,yazma,öğretme denemeleri ve ders çalışma olacak. Üniversite daha doğrusu genel olarak öğrencilik yıllarıma dönme bana çok iyi gelecek. Bu güzel dil hakkında bilmediğim konuları da öğreneceğim. Aslında kurs boyunca zaman ayırıp bloga notlar yazabilirim. Bana da ileride öğretmenlik yaparsam yararlı olur. Günlük gibi yazmalıyım. Valla şu an dank etti kafama.. Bunu yapmalıyım. Hem sizden de uzak kalmamış olurum.
Mayıs ayı geldi yaşasın. Bir kere doğduğum ay!Ne çok sıcak olur ne de soğuk.Milano'ya sivrisinekler henüz gelmemiştir.. Bahçem güzel olur. Zaten bu haftasonu sonrası gelecek iki haftasonunu sanırım bahçeme adayacağım. Size fotoğraflar çekeceğim.
Yarın sabah altıda hareket ediyorum. İki gün dünyadan ve küçük ailemden uzaklaşıyorum. Yoga stajım var. Haftaya dolu dolu bir yoga yazısını bekleyin ve süper doğa fotoğraflarını.. Umarım çok yağmur yağmaz.

13 Nisan 2010 Salı

Yoğurtlu kek ve pizza

Bu haftasonu kızımla havuza gitmek dışında evden burnumu çıkarmadım. Cumartesi akşamı balık için fırını yakmışken hemen bu kolay keki yaptım.Kayınvalidemin vazgeçilmez sağlıklı keki bu.Tarifte tereyağ yok. Tarifi yazmadan balık pişirme için öğrendiğim bir şeyi paylaşmak isterim.Ben çok rahat ettim. Tuzda balık en bayıldığım şey.Artık Türkiye'deki iyi restoranlarda ızgara yerine bu pişirme yöntemini uyguluyorlar. Kullanılan tek şey kaya tuzu ya da deniz tuzu hani Italyanların kaynayan makarna suyuna koydukları iri parçalı tuz. Eskiden restoranların yaptığı gibi ben tepsiye balıkları koyuyor ve üstünü tamamen tuzla kaplıyordum. Sonunda hem tepsiyi yıka hem de bir sürü tuzu temizlemek ve atmak ile uğraşmak biraz sıkıcı oluyordu.Yeni öğrendiğim pratik tarif şu. Cumartesi akşam iki büyük boy cipurayı aldım,her birini alimunyum folyo kağıda oturttum. Sarmadan önce sadece üst kısmını tamamen tuz ile doldurdum ve üstünü kapatıp yanları şeker gibi kapadım. Ardından 180 derece sıcaklıktakı fırına verdim ve 20 25 dakika da piştiler. Ondan sonra alimunyum kağıdı açtım ve tuzları anında kolayca temizleyip balıklarımızı tabaklara koydum ve afiyetle yedik. Ne limon ne yağ. Sadece tuzda pişmiş balık ve fırında patates ve Sauvignon...

Gelelim keke.Kayınvalidem bu keki yaparken meyvalı yoğurt kullanıyor ve yoğurt kabını ölçü olarak tutuyor. Sizde öyle yapın ama ben normal yoğurt kullandım ondan o kaba benzer küçük bir kabımı kullandım.Bence küçük çay bardağı bile olabilir ölçü.Ben neden normal düz yoğurt kullandım çünkü tarçın,zencefil ve karanfil koydum.Bunları koymayıp şeftalili yoğurt kullanırsanız şeftali tadında olur mesela.

1 kap yoğurt ya normal ya da meyveli yoğurt olabilir ( kap olarak kendi meyveli yoğurt kabını kullanın ama normal yoğurt kullanırsanız o büyüklükte bir kap veya fincan,çay bardağı olabilir)
2 kap toz şeker
1 kap mısır özü yağı
3 kap un
2 yumurta
1 çay kaşığı karbonat
yarım çay kaşığı toz karanfil
1 çay kaşığı toz zencefil

2 çay kaşığı tarçın
Önce yağ ve şekeri karıştırın.Sıra ile yumurtaları ekleyin. Biri tam karışıp rengi kaybolmadan diğerini koymayın. Sonra unu ekleyin ve hamuru hazırlayın. 25 ile 35 dakika arası fırınınıza göre 180 derecede pişirin.
Hamaratlıktan öleceğim. Cuma akşamı da pizza yaptım.Onu da kayınpederim öğretmişti. Bu tarifte de bir sır var. İnanılmaz kolay hepinize evde yapmanızı tavsiye ederim. 1 küp yaş hamur mayasını alın. Onu bir bardak su da çatal ile ezip eritin bu karışıma bir tatlı kaşığı zeytinyağı ve bir tutam tuz da ekleyin.İyice maya suya karışıp eridikten sonra bunu bir kaba dökün ve büyüklerimizin dediği gibi aldığı kadar un katın. Yapış yapış olmayıp kıvamına gelinceye kadar ekleyin.Normal tariflerde bunu 2 saat filan bekletirler kabarsın diye ve sonra tepsiye açarlar. Kayınpederim kolay olsun diye hemen tepsiye parşömen kağıdını koyduktan sonra bu hamuru elleri ile yayardı. Kabardıktan sonra yayması daha zor diye. Bende öyle yapıyorum ve kesin sizde deneyin.Hemen zaten parmak ve el mahareti ile güzelce tepsiye yayılıyor. Ondan sonra iki saat dinleniyor ve kabarıyor. Ardından üst malzemeler konuyor. Siz ne isterseniz koyabilirsiniz. Ben Italyan pizzasının özü olan soyulmuş domates koyuyorum. Baktım Türkiye'de var mesela Demko'nun. Yalnız başka markalarda varsa en kalitelisini alın. Bu domatesleri bir bir alıp çatal ile ezip açılmış pizza hamurunun üstüne koyuyorsunuz. Ben tüm konserveyi kullanıyorum. Benimki 400 gr. Kalan domates suyunu da üzerlerine dağıtıyorum.Sonra elimle azıcık her yere tuz serpiyorum.Ardından mozzarella peynirini ufak ufak doğrayıp serpiştiriyorum. Pınar'ın var mozzarella peyniri herhalde benzetmişlerdir italyan olanına.Sonra siyah zeytin ve biraz da acciughe yani hamsi ama zeytiyağında kavanoza olanı. O da sanırım bir bu Italya'da var. Siz üzülmeyin tipik klasik pizza margherita'dır ve onda hamsi de yoktur,zeytinde. Nitekim evde hamsi de yoktu zeytin de bende biraz zeytin ezmesi ekledim o kadar. Üste bol kekik serptim ve bol bol (aman cimrilik etmeyin) kalite zeytinyağı döktüm şüöyle döndüre döndüre şişeyi ve yarım saat 180 derecede fırında pişirdim.. Yağ çok önemli; o tüm hamurun içine işliyor ve kabarmış hamur elektrikli fırında pişip çıksa bile yumuşacık oluyor ve focaccia gibi mis gibi zeytinyağı kokuyor. Ay tokum ama karnım acıktı. Açın yanına biranızı keyfiniz tamam.Ben pizza ile kola yerine bira içmeyi İtalyanlaran öğrendim valla. Türkiye'de artık siz sucuk filanda koyabilirsiniz ya da biber ama bence pizzanın aslı budur.Bol mozzarella peynirli domatesli margherita.Afiyet şeker olsun..

8 Nisan 2010 Perşembe

Külkedisi'nden yetmişlere

Bu blog moda blogu değil ama arada sevdiğim şeyleri yazıyorum biliyorsunuz. Bu aralar hiç dergi okumuyorum.Beni her konu ile 'up to date' tutan Italyan Vanity Fair haftalık dergiye olan aboneliğimi de bir süre ders çalışayım diye durdurmuştum. Herşeyden uzak kalmışım!! Bu aralar biraz zamanım var şöyle internette 2010 yaz sezonunun ayakkabılarına bakayım dedim ve karşıma bunlar çıktı. Zaten Crocs manyağıyım ve çoğu kişi plastik dese bile ben çok severek giyiyorum ve ayağım hiç terlemiyor. Kumlar üstünden hemen silkeleniyor ve çok da rahat. Crocs sadece clog değil zaten balerinleri de süper. Neyse bu kadar crocs reklamı yeter.. İsteyen europe sitesine bakar.Ben oradan alıyorum çünkü her model bulunuyor. Ama keşfettim İtalian on line store'da açılmış.
Dönelim karşıma çıkan ayakkabılara.Prada 2010 koleksiyonundan..Herkes beğenmeyecektir çünkü plexiglass veya Pvc yani plastikten yapılma.Italyan bir blog yazarı Külkedisi'nden ve kristal avizelerden ilham almışlar diyor.Aynen katılıyorum. Ben uçuk tasarımları da seviyorum bilhassa ayakkabı da. Bunları sevdim. Fiyatlarını bilmiyorum.Milano merkeze indiğimde şok olabilirim. Güya plaj düşünülmüş ama ben her an gece gündüz giyerim valla hemde 'bozuk veya arnavut kaldırımı yollarda aman topuklarım mahvoluyor korkusu' yaşamadan:)) O kadar çok model var ki ben en beğendiklerimi koydum.Daha az abajur taşlı olanlarda var..


Yine pek sevilmeyen clog yani nalını çok severim. Crocs giymemden belli. Clog'lar da bu sene geri dönmüş.Hani tahta topuklu hippy 70'lerin tarzı. Eskiden almış olduğunuz varsa dolaplardan çıkarın. Yine bir altı yedi sene evvel moda olmuştu. Ben moda olmasa bile hep severim ama tabii 'in' olmayınca dükkanlarda satılmıyor. Chanel'den modeller koydum. Onlara sadece bakmak ile yetineceğim kesin.Astronomik olabilir. Haftaya Milano tur var bakacağım meraktan..

Topuklara aldanmayın bunlarla da yürümek rahattır.. Ayak parmaklarını sevmeyenler için iyi fırsat güzel saklanıyor ama Prada olanlar o kadar şeffafki ayaklarınız çok bakımlı olmalı...



7 Nisan 2010 Çarşamba

Paskalya 2010

Pazar Paskalya olduğu için Pazartesi günü de hep tatildir. Üç gün evde olmak iyi geldi. Cumartesi ve Pazar durmaksızın yağmur yağdı. Tabii çocukların futbol veya havuz gibi aktiviteleri de dini bayram dolayısı ile olmadığı için evden burnumu çıkarmadım. Cumartesi akşamı balık yaptım fırında. Çocuklar her zamanki pesto soslu makarnalarını yediler bizde Pinot Grigio beyaz şarabımızla levrekleri götürdük. Hoş küçük kızım da yedi balık. O seviyor. Aynı gün başarısız tarçınlı kurabiyeler yaptım.Sanırım karbonat kullandım ondan acımsı oldular. Buraya yazmaya değmezdi.
Paskalya öğlen yemeğini her zaman olduğu gibi kayınvalidemde yedik.Ev yapımı lazanya ve fırında patates ve kızarmış enginar ile sülün . Çok başarılıydı. Önden zaten salam,prosciutto,rus salatası ve içi ton balığı ile doldurulmuş haşlanmış yumurtalarda geldi. Tatlı olarak meşhur paskalya keki yenmedi ama kuzu şeklinde milföy hamurundan yapılmış bir pasta yedik. Arası sırf krem şanti doluydu. Pastaneden özel alınmıştı ve çok tazeydi. Herkes ikişer parça aldı. Valla 5 büyük bitirdik koca pastayı. Ama siz olsanız dayabilir miydiniz?
Bu sefer görümcem çocuklara çikolatadan yumurta almamış, bize almış:) Hemde siyah acı çikolatadan...Birde onu yedik..Bütün eve kapalı kalırsan yağmur yüzünden mecbur bol bol atıştırıyorsun.
Pazartesi hava aniden düzeldi ve güneş çıktı.Sıcaklık güneşte 18 dereceyi buldu.Oğlum saat iki itibarı ile bisikletini alıp arazi oldu ve akşam yedibuçukta döndü.Tüm arkadaşları ya bizim köy ya da yan köyde oturuyorlar. Hepsi dışarıdalar.Okullarının yanındaki parkta voleybol,futbol oynuyor aralarında konuşuyorlar.Ben çocukluğumu sokaklarda geçirdim.O yüzden oğlumda böyle bahar ve yaz zamanı hep sokaklarda oynadığı için çok mutluyum. Belki daha önce yazdım şehir dışında tarlaların arasında yaşadığımız için sırf bu yüzden mutluyum. Tabii kızım küçük daha beş yaşında öyle arkadaşları ile yalnız filan çıkamaz. Onu mutlu etmek için bizde bisikletle çıktık.Zaten geçen sonbaharda öğrendi bisiklete binmeyi. Yaşadığım yerin arkası tarlalar ve doğa ile iç içe....Hemen evden çıkıp 2 dakika sonra kendini ağaçların,otların ve derenin dibinde buluyorsun.Demişimdir eski yazılarda; biz Milano banliyösünde yaşıyoruz ama burası Amerika gibi değil. Büyük çiftliklere yakın köyler var bunların hepsi çok eski. Zamanla bu köylerin bazıları yok olmuş,bazılarının eski kısmı kalmış ve etrafına yeni evler yapılmış.Şehir havasından kaçanlar buraya yerleşmiş.Bizim köyde öyle.Eski evlerde var yenileri de.Tabii bu köylerin aralarında tarlalar ve çiftlikler olduğu için hepsi taş yollar veya asfalt ama dar yollar ile birbirine bağlı. Biz her zaman yan köye gidiyoruz.Araba ile ana yoldan beş dakika sürer ama iç yollar ve tarlalar arasından yarım saat sürüyor. Orada barda bira içiyoruz veya dondurma yiyoruz sonra geri eve dönüyoruz. Bu bir saatlik bisiklet gezisi hava güzelse çok keyifli oluyor.Hem hava almış oluyoruz hem de hareket ediyoruz.
Cumartesi Pazar Milano'ya yağmur yağdı ama Alp dağlarına kar yağdı.Pazartesi hava açık olduğu ve Milano çevresi büyük bir ova olduğu için tüm Alp dağları zinciri her yerden görülüyordu.Nisan ayında bol karlı zirvelerle harika idi manzara. Bol bol çektim ama tabii gerçek hali gibi çıkmıyor hiçbir zaman. Ama büyütebilecek ayar verdim,büyütünce güzel, daha belli dağlardaki karlar.
Temiz hava,güneş ve bu görüntüler... İçim açıldı valla...




Yazının sonuna bu dağları gören kızımın son yaptığı resmi ekleyeyim bari dedim.